2018 yılında kurduğunuz markanızın "sürdürülebilir lüks" anlayışı, koleksiyonlarınızın yaratım süreçlerine ne şekilde yansıyor?
House of Silk’i kurduğum günden itibaren merkezinde tutmaya çalıştığım bir değer. Bu anlayışı sadece kullanılan malzemelerde değil, tasarım felsefemizin her aşamasında sürdürmeye dikkat ediyoruz. Malzeme seçiminde doğal elyaflara, özellikle ipek, bambu ve pamuk bazlı kumaşlara öncelik veriyoruz. Bu kumaşlar hem tenle uyumlu hem de uzun ömürlü olduğu için tüketiciye
"az ama öz" bir gardırop kurma imkanı sağlıyor. Bu yaklaşımı yalnızca fonksiyonel değil, aynı zamanda duygusal bir seçim olarak görüyoruz. Her tasarımımız, kadınların içindeki farklı versiyonlara özgürce ses verebilmeleri için kurgulanıyor. Bazen romantik, bazen cesur, bazen ise tamamen kendiyle baş başa kalmak isteyen o hâllere... Biz, bir parçanın sadece giyilmekle kalmayıp, bir kadının kendi stiline, ruhuna eşlik etmesini önemsiyoruz. Üretim süreçlerimizin büyük bir kısmını kendi üretim merkezimizde gerçekleştiriyoruz. Bu bize hem kalite kontrolünü en üst seviyede tutma hem de etik standartları koruma imkanı sunuyor. Aynı zamanda sınırlı sayıda ve özenle üretim yaparak her parçaya hak ettiği ilgiyi verebiliyoruz. Çünkü bizce sürdürülebilir lüks, sadece doğaya değil; aynı zamanda insana, emeğe ve zamana da saygı duymak demek.
Türkiye’nin yanı sıra Avrupa ve Orta Doğu’da da seçkin satış noktalarındasınız. Farklı coğrafyalardakitüketicilerin marka dilinize ve koleksiyonlarınıza nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?
House of Silk’in uluslararası alanda büyümesi bizim için sadece ticari bir genişleme değil; aynı zamanda ilhamı çoğaltan kültürel bir yolculuk. Farklı coğrafyalardaki kadınlarla kurduğumuz bağlar, onların ihtiyaçlarını anlamak için verdiğimiz emek, markanın dilini daha evrensel ama bir o kadar da kişisel bir noktaya taşıyor. Farklı kültürlerdeki kadınların öncelikleri, zevkleri ve gündelik ritüelleri değişebiliyor; ama özünde hepsi kendini zarif, güçlü ve özgün bir şekilde ifade etmenin yollarını arıyor. Bizim için önemli olan da tam bu noktada başlıyor; estetiği, bu ortak duygunun etrafında kurgulamak.
House of Silk, ilk günden bu yana kadınların ev içinde de kendilerini güçlü, özgür ve stil sahibi hissetmelerine alan açtı. Siz iç giyimi, konforla yeniden kurgularken nasıl bir kadın profili hayal ediyorsunuz?
House of Silk’i kurarken aklımda tek bir kadın profili yoktu. Aksine, kadınların içindeki farklı hâlleri, farklı versiyonları özgürce yaşayabildiği bir alan hayal ettim. Ev içi giyimi, uzun süre yalnızca konfora indirgenen bir kategori olarak görülüyordu. Oysa ben konforu estetikten, estetiği de kimlikten bağımsız düşünmüyorum. Bizim için iç giyim, yalnızca bir ihtiyaç değil; bir ifade biçimi. Kendini kendin için güzel hissetmek... Evdeki hâlinibile stilinin bir parçası olarak görmek. Bu yüzden House of Silk kadını; kendi alanını sahiplenen, konforundan ödün vermeden zarif olabilen, duygularını saklamadan yaşayan ve stilini her durumda ortaya koyan bir kadın.
"Just Married" koleksiyonu, bağlılık ve arzuyu aynı potada eritiyor. Bu iki güçlü duyguyu kumaş, dikiş ve form üzerinden anlatmak istediğinizde hangi yaratıcı zorluklarla karşılaştınız? Yaratım sürecinden bahseder misiniz?
"Just Married" koleksiyonunu tasarlarken, bağlılık ve arzuyu aynı hikâyede buluşturmak istedik. Bu iki hissin bir arada var olabilmesi için tasarımsal olarak kurmamız gereken dil çok incelikliydi. Yumuşaklık ve güç, şehvet ve sadelik... Biz bu duyguların her birine alan tanıyan ama birlikte de ahenk içinde duran bir
form arayışına girdik. Bunu başarmak için farklı kumaş yapılarını bir araya getirdik. Bazı parçalarda güçlü ve saran dokularla bağlılık duygusunu hissettirmeyi amaçlarken, bazı parçalarda daha akışkan ve transparan yüzeylerle arzunun izini sürdük. "Ciara" gibi parçalar bedeni destekleyen ama aynı zamanda yumuşak dokusuyla konforu da unutmayan kalıplara sahip. "Mia" ve "River" ise retro ilhamını modern bir kesim diliyle yeniden yorumlayarak daha cesur bir ifade sunuyor. Özellikle "Love" şifon takımı, bu dengeyi çok iyi temsil ediyor. Hem arzuyu taşıyor hem de o hissi gündelik hâle entegre ediyor. Koleksiyonda kullandığımız renk paletinde de bu denge önemliydi. Burgundy ile romantizmi, gece siyahıyla gücü, deniz mavisiyle ve soft sarılar ile özgürlüğü anlatmak istedik. Her detay, kadının farklı hâllerine ses verebilecek bir bütünlükte kurgulandı. Her koleksiyonumuzda olduğu gibi, burada da amacımız sadece bir estetik sunmak değil; kadınlara kendilerini anlamaya, hissetmeye ve ifade etmeye alan yaratmaktı.
"By the Beach" adlı ilk bölüm, yazın bedensel ve duygusal hafızasına bir övgü niteliğinde. Bu parçaları tasarlarken yaz mevsimine dair nasıl bir "içeriden bakış" hedeflediniz?
Koleksiyonun "By the Beach" kısmı bizim için sadece yaz tatiline değil, yazın bedenle ve zihinle kurduğu o eşsiz hafızaya bir övgü. Tasarım sürecinde, yazın yalnızca dışarıdan görünen yüzüne değil; içeridebıraktığı izlere, hissettirdiklerine, zamanla hafızaya dönüşen anlara odaklandık. Güneşin tende bıraktığı sıcaklık, deniz tuzunun saçtaki dokusu, akşamüstü esintisinin yarattığı iç huzuru... Biz tüm bu duyguları koleksiyona taşıyacak bir dil kurmak istedik. Parçaların her biri bu duygusal katmanlara farklı bir açıdan yaklaşıyor. “Bridget”, yumuşacık kumaşı ve ev konforunu anımsatan kalıbıyla, sahilde olmanın o tanıdık rahatlığınısunuyor. Aynı zamanda desenindeki canlılıkla koleksiyonun "twist"ini taşıyor; nostaljik ama enerjik bir etki yaratıyor. Diğer yandan "Lana" ve "Clair" daha çok bedensel özgüveni temsil eden parçalar. Vücudu saran, adeta bir korse gibi şekillendiren kalıplarıyla, kadınların kendi bedenlerinde güçlü hissetmelerini amaçlıyorlar. Sahilde uzanırken ya da dalgaların peşinden giderken hem estetik hem de güç sunan silüetler bunlar. Yani biz bu koleksiyonda yazın hafifliğini romantizmle, rahatlığı ise bedensel farkındalıkla harmanladık. "By the Beach", sadece deniz kenarında geçen bir günü değil; o günün zihinde bıraktığı izi de taşıyor.
Koleksiyonun ikinci bölümü, iç giyim ve ev giyimi olarak imzanız haline gelen parçalara sahip. Bu noktada güncel kalırken kendi dinamiğinizi korumayı nasıl başarıyorsunuz?
House of Silk olarak en başından beri trendlerin ötesinde bir estetik yaratmaya odaklandık. Ancak bu, güncelolmaktan uzak durduğumuz anlamına gelmiyor. Aksine, kendi dinamiğimizi korurken modanın ruhuna kulak vermeyi ama bunu özgün bir süzgeçten geçirerek yapmayı tercih ediyoruz. İç giyim ve ev giyimi bizim imzamız hâline geldi çünkü bu alanı bir stil göstergesi olarak yeniden tanımladık. Kadının evdeki hâlini zarafet, özsaygı ve konfor katan bir tasarım dili ile yeniden kurguladık. Yeni koleksiyonda da bu çizgiyi koruyarak, kumaş seçimi ve detaylarda çağdaş dokunuşlara yer verdik. Transparan yüzeyler, logomania etkisi, modern kesimler gibi güncel ögeleri; zamansız silüetlerle birleştirerek güçlü ama dengeli bir anlatı oluşturduk. Her sezon kendimize şu soruyu mutlaka soruyoruz: “Bu parça yalnızca bugün mü güzel, yoksa beş yıl sonra da aynı şekilde hissettirecek mi?” Süreci bu şekilde yönetmek hem yaratıcılığımızı hem de güncelliğimizi koruyor. Bizim için özellikle iç giyimde güncel kalmak, modaya kapılmaktan ziyade kadına, bugünün ihtiyaçlarıyla yarının kalıcılığı arasında rahat bir alan açmak anlamına geliyor.












































































































